Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: Batı Asya’da gelecekte yaşanabilecek olası savaş senaryolarına ilişkin yapılan kapsamlı değerlendirmelerde, İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri operasyonların beklenen stratejik sonuçları vermediği savunuldu. Analize göre, İran saldırılardan güç kaybederek değil, aksine bölgesel konumunu koruyarak ve caydırıcılığını pekiştirerek çıktı. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin de değişen güç dengelerini dikkate almak zorunda kalacağı ileri sürüldü.
Değerlendirmede, İsrail’in siyasi, askeri ve medya çevrelerinde yapılan açıklamaların artık gerçekçi analizlerden çok psikolojik telkin niteliği taşıdığı öne sürüldü. Buna göre Tel Aviv yönetimi ve ona yakın medya organları, İran’ın tamamen etkisiz hale getirildiği ve savaşın kesin olarak kazanıldığı yönünde kamuoyuna sürekli aynı mesajları vererek bir “zafer algısı” oluşturmaya çalışıyor.
Filistin meselesini onlarca yıldır takip eden çevreler ise İsrail medyasında görev yapan gazeteci, akademisyen ve güvenlik uzmanlarının önceki nesillere kıyasla önemli ölçüde değiştiğini savunuyor. Yaklaşık otuz yılı aşkın süredir Filistin ve İsrail üzerine yüzlerce kitap, makale ve araştırmanın incelendiği belirtilen değerlendirmede, günümüz İsrailli yorumcularının derin bir hayal kırıklığı ve gerçeklikten kopuş yaşadığı ifade edildi.
Analize göre son otuz yılda kesin bir askeri zafer elde edemeyen İsrail, yoğun askeri sansür ve güvenlik kurumlarının yönlendirmesi altında kamuoyuna bilgi aktarıyor. Bu nedenle İsrail basınında yer alan haber ve analizlerin doğrudan sahadaki gerçekleri yansıtmadığı, dikkatle değerlendirilmesi gerektiği savunuldu.
Aynı değerlendirmede, İsrail’in bölgesel başarısızlıkları arttıkça propaganda faaliyetlerinin de yoğunlaştığı ileri sürüldü. Bölge halklarının İsrail’e yönelik tutumunun sertleşmesi, bağımsız medya platformlarının yaygınlaşması ve geleneksel Batılı medya tekelinin etkisinin azalmasıyla birlikte, İsrail medyasının öncelikli hedefinin başarısızlıkları meşrulaştırmak ve gerçekleşmeyen askeri başarıları gerçekleşmiş gibi göstermek olduğu iddia edildi.
İran ile yaşanan çatışmaların da aynı çerçevede değerlendirildiği belirtilirken, birçok uluslararası analistin ABD ile İsrail’in stratejik başarısızlığından ve İsrail’in güvenlik doktrininde ciddi aşınmalar yaşandığından söz ettiği, buna karşın İsrail medyasının İran karşısında zafer söylemini sürdürdüğü kaydedildi. Analizde, az sayıdaki gerçekçi yorumcu dışında birçok İsrailli yazarın İran’ın “çöküşünden” söz ettiği ifade edildi.
Bu yoğun propaganda çabasının, aslında sahadaki başarısızlığın büyüklüğünü gizleme amacı taşıdığı ileri sürüldü. Son olarak bir İsrailli bakanın da diğer medya aktörleri gibi İran operasyonunu büyük bir başarı olarak sunmaya çalıştığı belirtilirken, İsrail, ABD ve bölgedeki bazı Arap müttefiklerinin savaşın gerçek sonuçlarını bildikleri iddia edildi.
Değerlendirmeye göre İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının amacı yalnızca ülkeye zarar vermek değildi. Asıl hedefin, İran’ı bölgesel güç olmaktan çıkararak İsrail’i ABD destekli yeni bölgesel güvenlik düzeninin merkezi haline getirmek olduğu öne sürüldü. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın da İsrail’in güvenlik politikalarına uyum sağlamak zorunda kalacağı savunuldu.
Ancak analize göre bu plan başarısız oldu. İran’ın saldırılar karşısında gösterdiği direnişin yalnızca kendi caydırıcılığını korumadığı, aynı zamanda diğer bölge ülkelerine de direnmenin mümkün olduğu mesajını verdiği ifade edildi.
Bu durumun özellikle İsrail’i endişelendirdiği belirtilirken, Mısır ordusundaki genç subaylar ve bazı üst düzey komutanlar arasında Gazze’de yaşananların ardından İsrail’e karşı daha sert bir yaklaşımın güç kazandığı iddia edildi. Son haftalarda İsrail medyasında Mısır ordusunun olası saldırı kapasitesine ilişkin artan kaygılara dikkat çekildi.
Benzer bir tablonun Türkiye açısından da geçerli olduğu ileri sürüldü. Analizde, Ankara’nın Suriye’de izlediği politikalar nedeniyle İsrail’e karşı sahip olduğu stratejik tamponu zayıflattığı, ancak bugün İsrail’in gelecekteki hedeflerinden biri olabileceğini daha net gördüğü savunuldu. İsrail’in varlığını sürekli savaş ve askeri üstünlük üzerine inşa ettiği, bu anlayışın sona ermesi halinde ciddi bir iç kriz yaşayacağı öne sürüldü. Bu nedenle Tel Aviv’in, Türkiye ve Mısır’ın ileride önleyici adımlar atabileceği ihtimalinden rahatsız olduğu iddia edildi.
Analizde, Doğu Akdeniz’de artan gerilimlerin de bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. İsrail’in Basra Körfezi çevresinde, Irak’ta ve Lübnan’da nüfuz kaybettiği; ekonomik koridorların oluşmasını engellemek ve Akdeniz’de yeni bir hareket alanı oluşturmak amacıyla yeni krizlere ihtiyaç duyduğu savunuldu. İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile geliştirdiği iş birliği ile Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki yakınlaşmanın da bu jeopolitik rekabet bağlamında okunabileceği belirtildi.
Sahadaki gelişmelerin, İsrail’in artık İran’ı tek başına durduramayacağını gösterdiği öne sürülürken, ABD’nin de İran’la yeniden doğrudan savaşa girmesi halinde küresel enerji piyasalarının ağır bir kriz yaşayacağı ve bunun Amerikan ekonomisini de ciddi biçimde sarsacağı ifade edildi. İsrail’in bugün Lübnan’da karşı karşıya bulunduğu askeri sınırlamaların ilerleyen süreçte Gazze ve Batı Şeria başta olmak üzere diğer cephelere de yansıyacağı değerlendirildi.
Bu nedenle İsrail’in zaman baskısı hissettiği ve yeni bir askeri girişimde bulunabileceği iddia edildi. Analizde, bir sonraki büyük çatışmanın İsrail ile Suriye’deki Sünni eksen arasında yaşanabileceği öngörüldü. İran liderliğindeki Şii eksenin uzun yıllara yayılan mücadele sonucunda İsrail’i ciddi biçimde yıprattığı, İsrail’in zayıfladığı bu dönemde diğer bölgesel aktörlerin harekete geçmemesi halinde benzer bir fırsatın yeniden doğmayabileceği savunuldu. Ayrıca İsrail ordusunun mevcut durumu hakkında önemli istihbarat bilgilerine sahip olunduğu ve ordunun geçmişteki kapasitesinden uzaklaştığı iddia edildi.
Stratejik değerlendirmelerde bulunan bazı uzmanların da İsrail’in son otuz yıldaki başarısızlıklarını telafi edebilmek ve iç kamuoyuna satabileceği yeni bir askeri başarı elde etmek amacıyla saldırgan bir adım atabileceği uyarısında bulunduğu aktarıldı. Netanyahu kabinesinde görev yapan Ulaştırma Bakanı'nın kamuoyuna yansıyan mektubunun da yirmi yılı aşkın süredir üzerinde çalışılan stratejik hedeflerin başarısızlığa uğradığını ortaya koyduğu öne sürüldü.
Söz konusu mektubun, İsrail yönetiminin jeopolitik kazanımları savaş yoluyla elde etmeye çalıştığını gösterdiği belirtilirken, ticaret koridorlarını işgal altındaki Filistin limanlarına bağlama hedefinin başarısız olduğu ifade edildi. Analizde, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun son çeyrek yüzyılda izlediği saldırgan politikaların İsrail’i bölgesel ticaretin merkezine taşımak yerine ekonomik ve ticari yalnızlığa sürüklediği, küresel jeopolitik dönüşümlerle birlikte bunun İsrail’in uzun vadeli geleceğini daha da zorlaştıracağı savunuldu.
yorumunuz